BlogSedat Bornovalı’nın notları

Türkiye’yi tadımlık parçalarla tanıtmak yeter mi?

· Sedat

Türkiye’yi tadımlık parçalarla tanıtmak yeter mi?

Mine Ataman’la birlikte, Seda Öğretir’in sunduğu Zincirleme Reaksiyon’a canlı yayında konuk olduk; bölümün başlığı «Değerlerimizi nasıl anlatmalıyız?» olarak seçilmişti. Seda Öğretir söze fındıkla girdi: dünyanın bildiği kakaolu fındık kremasının fındığı buralardan gidiyor, ama üst segmentte ne kendi fındık kremamız var ne de kendi çikolatamız. Eksik olan ne?

Bence mesele tek bir gıdanın tanıtımı değil. Ev sahipliğinde bir eksiğimiz yok; hatta o kadar iyi ev sahibiyiz ki hep karşı tarafın istediğini sunuyoruz. Konuk kebap bekliyor, kebap veriyoruz; kebabın ötesini bilmediği için de başka bir şey istemiyor. Misafiri hoş tutmak bir noktadan sonra kısır bir döngüye dönüşüyor ve oradan çıkmak biraz cesaret istiyor.

UNESCO 2025’in sonunda İtalyan mutfağını somut olmayan kültürel miras listesine aldı. Listeye giren bir ürün ya da bir ürün dizisi değil, ailenin sofra çevresinde toplanıp birlikte yemesine kadar uzanan bir kültür. Bizim mutfağımız neden böyle anlatılmasın? Biz inciri, kestaneyi, kayısıyı tek tek coğrafi işaretle tescil ettirmekle yetiniyoruz. Oysa gerçek anlamda bir fermantasyon kültürümüz var: şalgam da tarhana da onun ürünü ve nar ekşisiyle birlikte hepsi kışa hazırlığın parçaları. Yan yana konunca sıra dışı bir tablo çıkıyor; biz ise onları tek tek, tadımlık sunuyoruz. Batı Anadolu’nun inciri de öyle: «güzel incir» diyoruz, oysa o çok geniş bir kültürün parçası.

Bunu görsel kültürle, yani bölgelerin güzelliğiyle ve özgünlüğüyle birleştirmediğimiz sürece anlattığımız şey havada kalıyor. Diyelim bir bağ rotası kuracağız; üzümde iddialıyız. Piemonte’de Barolo’nun bağları çevrelerindeki peyzajla birlikte Dünya Mirası listesinde ve bölge, bağların hangi yöne baktığına varıncaya kadar bütün coğrafyasıyla koruma altında; orada gelişigüzel bir inşaat için toprağı kazmak kolay değil. Bizde ise lokantanın üstünde bir kebap fotoğrafı, yol boyunca akıl almaz bir çöp ve plastik kirliliği var. Ziyaretçi «bir felaketin ortasında güzel bir bağ vardı» diye dönerse, bu iddialı bir tanıtım sayılmaz. Bu işte biraz «diktatör» olmamız gerekiyor: gerçek dokumuzu korumakta.

Çok iyi içerik üreticilerini davet ediyoruz; onlar da bula bula küçücük kesitler göstermek zorunda kalıyor, çünkü sokakta bizim görmek istemediğimizi başkası da görmek istemiyor. Cımbızla seçilmiş sevimli parçaları tanıtmak bizi ufak ufak mutlu edebilir, ama Türkiye’nin hak ettiği bütünü göstermiyor. Bütünü koruduğumuzda incir de kayısı da onun içinden kendiliğinden çıkar.

Konuşma oradan hasat rotalarına geçti: kayısı bahçeleri, çayın ve fındığın toplanışı, Antep’te fıstık hasadı; Marakeş’teki argan yağı gösterisi de örnek olarak anıldı. Ben toz elma çayını hatırlattım. Tamamen endüstriyel, doğrusu pek de içilecek gibi olmayan bir şeydi; ama turistler onu burada sevdi, ülkelerine dönünce aradı, gelenlerle sipariş etti. Yerelde sunduğumuz şey, elma çayı kadar kötüsü bile, dışarıda kulaktan kulağa anlatılarak bir sonuç doğuruyor.

Seda Öğretir tarihî yerleri de sordu: herkesin bildiği adreslerin yanında Ballıca Mağarası, Sagalassos, Göbeklitepe, Karahantepe; bunlardan yeterince yararlanabiliyor muyuz? Yeterince değil; ama tanıtım için çok şey yapıldığını da teslim etmek gerek. Programdan bir hafta kadar önce Urfa’daydım. Yıllar önce gezdirdiğim bir arkeolog dostum otuz kişilik bir grupla gelmişti; «En son 2009’da götürmüştün beni Göbeklitepe’ye» diye sitem etti. O zaman yirmi kişiyi zorla toplamıştık; bu kez yetmiş kişi bekleme listesinde kalmış.

Demek ki her şeye rağmen bir şeyleri beceriyoruz; kendimizi bu kadar yermeyelim. Dünya liginde oynuyoruz, yalnız farklı kulvarlarda oynamamız gerekiyor. Diziler bunun örneği: dünyaya satılsın diye değil, yerel izleyici için çekildiler; kısa aralıklarla bulunduğum İskoçya’da da Güney Afrika’da da ortak nokta Türk dizileriydi. Bazen bizi zor durumda da bırakıyorlar: «Şu sahne nerede çekildi?» diye soruyorlar, araştırıyorsunuz, öyle bir yer hiç yok, stüdyoda çekilmiş.

Temel bir iş daha var: bir yeri önce yerli turizme açmak. Komşu ilden sürekli ziyaretçi gelirse düzgün lokantalar açılır, hizmetin arzı oluşur; yabancı turist geldiğinde uyduruk bir şeyle karşılaşmaz, biz rehberler de oradaki güzellikleri programa çok daha rahat koyarız. Gıda için söz ettiğimiz zincirin bir benzeri turizmde de kurulmalı.

Son soru bir tribün koreografisi üzerineydi. Fenerbahçe taraftarının Roma maçındaki Frankenstein koreografisi birkaç günde dünyayı dolaştı; karmaşık bütçeler olmadan, basit bir fikirle de tanıtım yapılabileceğini göstermiyor mu? Gösteriyor, ama saman alevi gibi sönüyor. Beslenmezse bir süre sonra «Stadyumda o şeyi Meksikalılar mı yapmıştı?» denir. Parlak fikir her zaman var ve artık herkesin elinde; ona umut bağlamak yerine sistemli olmak şart. Güzel bir yemek videosu çekildi diye herkes Türk mutfağına koşmayacak, köylümüz de bu yüzden kalkınmayacak.

Bu yazıya atıf

Sedat Bornovalı, “Türkiye’yi tadımlık parçalarla tanıtmak yeter mi?”, sedat.bornova.li, 2026-09-25, https://www.sedat.bornova.li/2026/09/25/turkiyeyi-tadimlik-parcalarla-tanitmak-yeter-mi/, erişim tarihini ekleyin.